Türkiye bugün yalnızca ekonomik kriz yaşamıyor. Daha derin, daha tehlikeli bir süreçten geçiyor. Çünkü mesele artık sadece enflasyon, faiz ya da döviz meselesi değildir. Mesele; ekonomik kırılmanın toplumun ahlaki dokusunu bozacak noktaya ulaşmış olmasıdır. Bir toplum uzun yıllar geçim sıkıntısı yaşarsa, geleceğe dair umudunu kaybederse, adalet duygusu zedelenirse, yalnızca cüzdanlar değil karakterler de yıpranmaya başlar.

Elbette ahlak ve erdem insanın özünde vardır. İnsan doğası iyiliğe, vicdana ve merhamete yatkındır. Bir çocuk dünyaya geldiğinde yalanı, fırsatçılığı ya da yozlaşmayı bilmez. Bunları çoğu zaman bozulan sosyal koşullar, yanlış eğitim politikaları ve çürüyen ekonomik düzen öğretir. Bu nedenle ekonomik sistem sadece cebimizi değil, karakterimizi de şekillendirir.
Tarihsel süreçte Ebuzer el-Gıfari’ye atfedilen “Fakirlik bir kapıdan girince, din öbür kapıdan çıkar” sözü de aslında tam olarak buna işaret eder. Burada hedef alınan yoksul insan değildir. Tam tersine insanı çaresizliğe sürükleyen, hayatta kalabilmek için değerlerinden taviz vermeye zorlayan adaletsiz düzendir. Çünkü açlık, sürekli borç baskısı, geçinememe korkusu ve gelecek kaygısı insan psikolojisini aşındırır.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi de bunu anlatır. İnsan en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğinde; yüksek ahlaki refleksleri, aidiyet duygusunu ve uzun vadeli düşünme becerisini korumakta zorlanır. Sürekli geçim korkusuyla yaşayan toplumlarda insanlar ortak iyiyi değil, önce kendi bireysel kurtuluşunu düşünmeye başlar. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.
İnsanlar artık ekonomik sorunların çözülebileceğine inanmıyor. Bugün insanlar markette ihtiyaç hesabı değil, korku hesabı yapıyor. “Bugün almazsam yarın alamam” psikolojisi artık ekonomik davranış olmaktan çıkıp toplumsal refleks haline geldi. Bu artık sadece ekonomik davranış değildir; sosyolojik bir travmadır. Çünkü uzun yıllardır çözülemeyen ekonomik problemler toplumda kalıcı bir güvensizlik oluşturdu. İnsanlar yarına güven duymuyor. Hukukun herkese eşit uygulanacağına inanmıyor. Devlete güven duymuyor. Sistemin kendisini koruyacağına inanmıyor.

İşte ahlaki dejenerasyon tam burada başlıyor. Ahlaki çürüme bir bakıma insan vücudundaki gangrene benzer. Önce küçük bir bölgede başlar. Müdahale edilmezse bütün bedeni sarar. Sonunda artık yalnızca bir organ değil, hayatın tamamı risk altına girer. Bazen bunu için için yanan bir metale benzetiyorum. Dışarıdan sağlam görünür. Ama iç kısmı sessizce erimektedir. Bir gün küçük bir darbede bile çöküş yaşanır. Obruklar da böyledir. Toprak bir anda çökmez. Alt kısmı yıllarca boşalır. Sonra bir gün yüzey çöker ve herkes şaşırır. Oysa çöküş o gün başlamamıştır. Türkiye’de bugün yaşanan ekonomik kriz bir sonuçtur. Asıl obruk, toplumun ahlaki zemininde oluşmaktadır.

Ekonomik kriz artık sadece market fiyatlarında görülmüyor. Hukukta görülüyor. Siyasette görülüyor. Medyada görülüyor. İnsan ilişkilerinde görülüyor. İnsanlar artık “kurala uyan kaybeder” düşüncesine itiliyor. Bu duygu yayıldığında toplumsal denge bozulur. İlke değil çıkar konuşulur. Liyakat değil bağlantılar öne çıkar. Üstelik çürüme yalnızca yoksullukla sınırlı değildir. Elinde güç, makam ve yetki bulunan insanların ben merkezli davranması; hukuku kişisel çıkarın aracı haline getirmesi de toplumsal çözülmeyi büyütmektedir. Çünkü toplum yukarıda gördüğünü aşağıda tekrar eder. Siyasette dün başka konuşup bugün tam tersini savunanlar sıradanlaşır. Toplum da zamanla buna alışır. En tehlikeli aşama budur: yanlışın normalleşmesi. Bu yüzden çözüm sadece faiz artırmak ya da rakamlarla oynamak değildir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir toplumsal güven düzenidir.

Bunun yolu ise üretimi önceleyen, refahı tabana yayan, aileyi koruyan bir ekonomik modelden geçmektedir. Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli bu noktada önemli bir çıkış perspektifi sunmaktadır. Çünkü aile toplumun özüdür. Aile korunmadan toplum korunamaz. Sürekli geçim korkusu yaşayan, borç baskısı altında ezilen aile yapılarında huzurun, güvenin ve ahlaki dengenin korunması giderek zorlaşır. Alım gücü yükselmeden toplumsal huzur sağlanamaz. Gençler geleceğe umutla bakmadan aidiyet duygusu güçlenemez. İnsanlar yarınından emin olmadan sağlıklı bir toplum inşa edilemez.

Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca ekonomik reform değildir. Aynı zamanda ahlaki restorasyondur. Ve bu restorasyonun yolu; adaletten, üretimden, sosyal devletten, refahın tabana yayılmasından ve güçlü aile yapısından geçmektedir. Çünkü bir millet önce ekonomik olarak yorulur. Ardından ahlaki olarak çözülmeye başlar. Eğer zamanında müdahale edilmezse çöküş kaçınılmaz hale gelir.