19 Mayıs 1919 yalnızca bir tarih değildir. Böylesine bir atmosferde 19 Mayıs 1919’u yeniden düşünmek artık sadece tarih konuşmak değildir. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında ortada güçlü bir devlet yapısı yoktu. Ekonomi çökmüştü. Anadolu işgal altındaydı. Ordular dağıtılmıştı. Halk yorgun ve umutsuzdu. Fakat bütün bu şartlara rağmen milletin ortak bir hedef etrafında birleşmesi sağlandı. Çünkü o dönemde verilen mücadele yalnızca askeri bir mücadele değildi. Aynı zamanda bağımsızlık, egemenlik ve devlet fikrini yeniden ayağa kaldırma mücadelesiydi.

Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunlara baktığımızda farklı biçimlerde de olsa benzer bir zihinsel dağınıklığın oluştuğu görülüyor. Ekonomik kriz derinleşiyor. Gençler gelecek kaygısı taşıyor. Toplum kutuplaşıyor. Kimlik siyaseti her geçen gün daha fazla öne çıkıyor. Etnik ve mezhep temelli söylemler artık siyaset dilinin sıradan bir parçası haline geliyor. Oysa Cumhuriyet fikrinin özü tam tersiydi. Cumhuriyet; ortak vatandaşlık fikridir. Ortak kader fikridir. “Tek bayrak, ortak vatan” anlayışıdır. Çünkü Türkiye gibi coğrafyalarda ulus devlet yalnızca bir yönetim modeli değil; aynı zamanda toplumsal bütünlüğün teminatıdır. Türkiye’nin Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e uzanan ateş çemberi içinde ayakta kalabilmesinin temel nedeni de budur.

Bugün üzerinde yeniden düşünülmesi gereken kavramlardan biri de “müesses nizam”dır. Türkiye’de uzun yıllar boyunca bu kavram denildiğinde akla daha çok askerî vesayet, bürokratik elitler, yüksek yargı, geleneksel sermaye çevreleri ve devlet içindeki yerleşik güç odakları gelirdi. Seçimle gelen siyasetçilerin üzerinde görünmeyen bir denetim mekanizması olduğu düşünülürdü. Bu nedenle siyasal tartışmaların merkezinde çoğu zaman “vesayetle mücadele” söylemi yer aldı.

Ancak bugün kamuoyunda çok farklı bir tablo tartışılıyor. Çünkü yıllar içerisinde devlet yapısının geçirdiği dönüşümle birlikte, “müesses nizam” kavramının anlamının da değiştiğine dair yaygın değerlendirmeler yapılmaktadır. Artık mesele yalnızca bürokratik vesayet tartışması değildir. Tartışılan şey; devlet ile parti arasındaki sınırların giderek belirsizleştiği yönündeki kaygılardır.

Özellikle uzun yıllara yayılan iktidar döneminin ardından devlet kurumlarında belirli bir siyasi anlayışın ağırlık kazandığı yönünde güçlü bir kamuoyu algısı oluşmuştur. Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olması da bu tartışmaları daha görünür hale getirmiştir. Çünkü parlamenter sistem döneminde devlet ile parti arasında daha belirgin bir mesafe bulunduğu düşünülürken, bugün bu ayrımın zayıfladığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

Bu nedenle günümüzde “müesses nizam” tartışmaları artık yalnızca eski vesayet odakları üzerinden değil; devlet kurumlarının siyasal aidiyet ekseninde yeniden şekillendiği iddiaları üzerinden de okunmaktadır. İşte tam da bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar yalnızca bir iktidar değişimi tartışması değil; devlet yapısının geleceğine dair daha büyük bir sistem tartışmasıdır.

Örneğin Hakimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin belirlenme yöntemi bile son yıllarda sıkça tartışma konusu olmaktadır. Bir kısmının Cumhurbaşkanı tarafından atanması, bir kısmının ise Meclis çoğunluğu üzerinden belirlenmesi; kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı konusunda farklı değerlendirmeleri beraberinde getirmektedir. Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi kararları üzerinden yaşanan tartışmalar da devlet yapısındaki dönüşüm iddialarını güçlendiren örnekler arasında gösterilmektedir. Özellikle bazı yüksek yargı kararlarının uygulanmaması veya kamuoyunda sert şekilde tartışılması, hukuk devleti anlayışı açısından yeni soru işaretleri doğurmuştur.

İşte tam bu noktada ortaya çıkan tablo, birçok çevre tarafından “parti devleti” tartışması üzerinden okunmaktadır. Dolayısıyla bugün verilen mücadele yalnızca iktidar-muhalefet mücadelesi olarak görülmemektedir. Kamuoyunun önemli bir kesimi bu süreci; devlet yapısının nasıl şekilleneceği, Cumhuriyetin temel ilkelerinin nasıl korunacağı ve ulus devlet anlayışının nasıl sürdürüleceği ekseninde değerlendirmektedir.

Bu nedenle son dönemde yaşanan siyasi ve hukuki tartışmalar birçok kişi tarafından “yeni bir milli mücadele dönemi mi yaşanıyor?” sorusuyla birlikte okunmaktadır. Çünkü bugün mesele yalnızca seçim kazanmak değildir. Mesele; devletin kurumsal yapısı, hukuk güvenliği, toplumsal birlik, ekonomik bağımsızlık ve milli egemenlik anlayışının geleceğidir.

Zaten ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın korunamayacağını tarih defalarca göstermiştir. Borçlanan, üretim gücünü kaybeden ve dış finansman baskısı altında kalan ülkelerin siyasi karar alma kapasitesi de zayıflamaktadır. Bu nedenle Cumhuriyet fikri bugün hâlâ çok güçlü bir anlam taşımaktadır. Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Cumhuriyet; bağımsızlık iradesidir, millet egemenliğidir, ortak vatandaşlık hukukudur, tam bağımsız devlet idealidir. 19 Mayıs’ın ruhuna bugün yeniden ihtiyaç duyulmasının nedeni de budur.

19 Mayıs’ın ruhuna bugün yeniden ihtiyaç duyulmasının nedeni budur. Çünkü bağımsızlığını, ortak vatandaşlık bilincini ve milli egemenlik anlayışını kaybeden toplumlar yalnızca siyasi kriz yaşamaz; devlet olma vasfını da zayıflatır.