Adalet mi dediniz, hakkaniyet mi ?

Adalet mi dediniz, hakkaniyet mi ?

Türkiye, tarihinde ender rastlanan bir sivil direnişe tanıklık etti. 2 Nisan boykotu üniversite öğrencilerinin öncülüğünde başlatıldı. Bu sadece bir alışverişten kaçınma çağrısı değil; aynı zamanda ekonomik gücün demokratik bir dile dönüşmesi oldu.
Gençlerin başlattığı bu sessiz eylem, bir günde hiçbir alışveriş yapılmaması yönündeki çağrıyla başladı. Ancak çok kısa sürede toplumun farklı kesimlerinden karşılık buldu. Vatandaşlar, günlük tüketim alışkanlıklarını bir kenara bırakarak, adeta “biz de buradayız” demeyi seçti. Bu, bugünün Türkiye’sinde küçümsenmeyecek bir duruş.
Boykotun etkisi yalnızca market raflarında ya da alışveriş cüzdanlarında hissedilmedi. Aynı zamanda, ekonomik gücünü hatırlayan halkın demokratik ifade alanı olarak tüketimden geri çekilmesi, siyasi bir mesaj taşıdı. Belki de bu nedenle, hükümete yakın çevreler ve yandaş medya bu eylem karşısında bir hayli rahatsız oldu. Zira buradaki mesaj açıktı: Sözün yetmediği yerde sessizlik de bir duruştur.
Elbette bu boykot, dünya tarihindeki boykotlar arasına girme potansiyeline adaydır. Gandhi’nin tuz yürüyüşünden, Güney Afrika’daki apartheid karşıtı ekonomik boykotlara kadar uzanan örnekler hep ekonomik boykotlardır. Dünya çapında ses getirmişlerdir. 

Bu ve benzeri eylemlerden gereken mesajları almayanların dikkatini çekmek isterim. Yapılması gerekenler bu eylemleri politik olmaktan ziyade, halkın kendini ifade tarzı olarak görmeleri ve değerlendirmeleridir. 
 
Tüketici gücü sadece pazar ekonomisini değil, toplumsal vicdanı da harekete geçiren bir araç olabilir.
Hukuk fakültelerinde geleceğin hukukçularına öğretilen temel kavramlardan bir tanesi “hakkaniyet”tir. Hakkaniyet hukukun sadece biçimsel kurallara uyması değildir. Adaletin özüyle, vicdanla, ahlakla ve toplumun adalet duygusuyla da uyum içinde olması demektir. 
Hakkaniyet, yasaların arkasına saklanarak adaletsiz uygulamalarda bulunmak değildir. Kanunların ruhuna uygun, insaflı ve dengeli bir yaklaşımı gerektirir.
Son günlerde hukuk adına hukuka karşı hak gaspı işlenmektedir. Bir yanlış bir başka yanlış ile düzeltilmek istenmektedir. Bu yapılanlar “mülk”ün temeline karşı yapılan en büyük yanlışlıktır. Güçlünün hukukundan yana olanlar kendi görüş ve düşüncelerini öncelerler. Hele hele kendilerini devlet yerine koyanlar için karşıt görüş vatana ihanete eşdeğerdir. Bu tarz yaklaşımlar toplumun birliğine ve beraberliğine tehdit oluşturur. 
Siyasi parti genel başkanlarının, belediye başkanlarının adli kontrole tabi tutulmaları, tutuklanması sıradanlaştı. Hele hele aradan geçen şu kadar zamana kadar iddianamelerinin bile hazırlanmaması halk nezdinde hukuka güveni sarsmaktadır. Bu tür uygulamalar, seçmen iradesine de aykırıdır. 
Bu sürecin sarı öküzü olan ilk yargılama Hüseyin Baş'ın “oğlum” davasıdır. Bu dava sadece ifade özgürlüğü açısından değil, orantılılık ve kamu yararı ilkeleri açısından da analiz edilmelidir. Çünkü hakkaniyet, bir cümleyi cımbızla çekip onu bir mahkûmiyet sebebi haline getirmek değildir. O sözün niyetini, bağlamını ve kamu vicdanındaki yansımasını hesaba katmayı gerektirir.
 
Artık ülkemiz dünkü Türkiye değil. İnsanların yaşadığı ekonomik darboğaz, gençlerin gelecek kaygıları onları çözüm arayışına sevk etti. İnsanımız kuru gürültüye, algı yönetimine pirim vermiyor, iktidar panikle çırpındıkça daha da batıyor. Tüm bu tablo bize gösteriyor ki halk artık susmuyor; suskunluğu bile bir eyleme dönüştürüyor. Vesselam